Tersine Dünya
Çarşamba, Aralık 23, 2009 ·
Algılara takmış durumdayım kaç gündür.
Beyin üzerine yapılan tezlerde giderek aynı sonuca varıyor nörologlar. Algılara dayalı bir dünyayı biliyoruz ancak.
Ortak olsa da kimsede aynı olmadığı bugün biliniyorsa şayet, görüp duyumsadığımız madde aleminin herkes için "aynı" olduğunu kim iddia edebilir?
Bunun somut bir ölçümü yok. Kimse çıkıp da gördüğü elmanın nasıl olduğunu kesin bir tarifle anlatamıyor. Yapılan resimler, çekilen fotoğraflar bile benim onları gördüğüm kadarıyla şekillenmek mecburiyetinde.
Kafamın takıldığı nokta da burası tam olarak: Renkleri, dokuları, kıvrımları, derinliği... benim dışımdakiler nasıl algılıyor?
İmajlarla düşünüyorum.
Giderek daha fazla sözellikten uzaklaşıyorum.
Dilimin kabiliyeti yıldan yıla daha da azalıyor, farkediyorum.
Buna mukabil düşünceler boyutunda kelimelere dökemediğim güzellikte bir renk ve görüntü patlaması yaşıyorum.
Bu, benim için iyi bir şey. Sonuçta dün olduğumdan daha fazla ve daha büyük bir yaratım gücüne sahip olduğumu biliyorum.
Fakat çaresini de bulamadığım bir sorunla baş başa bırakıyor beni. Anlatamamazlık giderek artıyor.
Olayları birbirine ilginç senaryolarla bağlama uğraşımın eskiden beri iyi olduğunu söyleyebilirim. Hatta bu senaryoları öyle abartırdım ki bazen gerçek hatıralarla benim ürettiklerimi ayırt edebilmek benim için bile zorlaşırdı.
Şimdi bu durum giderek büyüyor. Aklımda tonlarca görüntü var ve ben çoğunun gerçeklik ayırdımına varamıyorum.
Bu durum beni konuşmalarda daha temkinli yaptı. Zira anlattığım şeylerin geçmişte gerçekten yaşanıp yaşanmadığını hatırlamıyorum.
Daha yeni zamanlara kadar bunun unutkanlık olduğunu sanıyordum. Hatta hafızam zayıfladı diyordum arkadaşlarımın anlattığı bir şeyi ben hatırlamayınca, ya da farklı bir şekilde hatırlayınca.
Ama şimdi biliyorum ki zayıflayan bir şey yok. Sorun(?) daha da güçlenmesi esasında.
İmajinasyon arttıkça -ki bahsettiğim yaratım hali hayal kurmak değil, eş zamanlı görüntü ve seslerin oluşturduğu yüksek çözünürlüklü bir sinema çekmek gibi- gerçek dünyayla kendi dünyamın taradığı karakterler ve renkler içiçe giriyor, daha da karmaşıklaşıyor.
Ve öyle şeyler oluyor ki gerçekten anlatamamaktan sıkılıyorum. Sahip oldukları kelimeleri bilmemekle birlikte var olan kelimeleri de çoğu zaman ben yakıştıramıyorum. Ve giderek kelime bilgim azalıyor gibi hissediyorum bu yüzden. Buna canım sıkılıyor.
Zenginleşen bir şeyler var, fakat zenginlik arttıkça benim bunları söyleyebilme yazabilme kapasitem de azalıyor. Gayet sıkıcı.
Daha geçen gün bir arkadaşa bu yaşamdan ne kadar sıkıldığımı söyledim, anlatmaya çalıştım uzun uzun sebeplerini. Olabildiğince de basite indirgedim sözcüklerimi. Fakat anlamadı. Sanırım ben yine anlatamadım. Farklı dile sahip bir yabancı gibi hissettim kendimi. Halbuki beni iyi tanır sanıyordum, tanımanın yakınından bile geçmiyormuş. Oysa o uzun anlatışlarda ne umutlarım vardı. Belki benim demeye çalıştığımı yakalar da bir çıkar yol gösterir, bu hayata yılgınlığım geçer. Boşuna kürek çekmiş, boşa zaman harcamışım. Vere vere verdiği tek tavsiye "evlensene sen!" oldu. Ulan mal dedim içimden, çözümü evlenmek olsa bu çözümü göremeyecek kadar gerzek miyim ben bunca zamandır! Ben de kime anlatıyorum, hayret bir şey! Sokaktaki adam da aynısını söyleyebilecek şuura sahip.
Velhasılı yalnızlığın farklı bir boyutunu daha öğrenmiş oldum şu kısa hayatımda: İletişim kuramamak.
Matah biriymişim gibi anlatmışım kendimi.
Kesinlikle değil.
Sadece...
Çok sıkılıyorum.
Eskiden az da olsa kendim gibi birileriyle bir hayat paylaşmıştım. O zamanlarım özlemi bu sıkıntıyı yaratan. Şimdi hayat alanımı çevreleyen insanlardan biri bile aynı evreni paylaşabileceğim kadar yakın değil. Bu canımı sıkıyor. Kendime de üniversite sonrası yıllarda ne derece haksızlık yaptığımı daha yeni yeni kavramaya başlıyorum. Meşhur inziva dönemimin sebebini özlem olarak adlandırıyor, hatta kendimin kötülüğüne kadar yontuyordum. Öyle olmadığını anladığımda biraz olsun rahatladım. Rahatladım çünkü artık biliyorum ki elimde olan bir şey değilmiş.
Tek sebebi olmasa da en büyük sebebi şu an bulunduğum yer. Öyle bir yer tercih etmişim ki mesleğimi yapmak için, bütün olumsuzluklar zaten kendiliğinden ortaya çıkmış.
Yanlış yer.
Yanlış tercih.
21 yaşta verilen saçma bir kararın kurbanı olan bir ben.
Tabi her şeyi tek bir tercihe bağlamak da çocukluk olur.
Daha onun öncesi, bu süreci başlatan olaylar silsilesi var, ki bir dizi hatalar zinciri bugün kendimi olanca kötülüğün içinde bulmamı ve ne yaparsam yapayım çıkamamamı sağladı.
İşbu raddede çırpınmayı kestim ki biraz olsun son demlerimde rahat bir nefes alabileyim.
Giderek asosyalleştiğimi farkettiğim an bir dur deyip yaşadığım öevreye açtım kendimi. Üç beş kişi bile insana tekrar insan olduğunu hatırlatır. Lakin saçma bir eylem olduğunu anlamam uzun sürmedi. Gülüp eğlenip birlikte futbol maçları izlemek, yemeğe çıkmak, alem yapmak... beni tatmin etmedi. Zira her bir sohbetin sonu bir şekilde "yeni alınan arabaya, borsanın son durumuna, banka kredilerine, politikanın meb üzerindeki oyunlarına, kadınların iç çamaşırlarına, bitmez tükenmez fenerbahçe-galataray çekişmesine..." dayanıyordu ve ben bundan gerçekten sıkıldım.
Romulanların kibrinden veya Faust'un şeytanından bahsedecek oldum, boş bakan gözlerle karşılaştım. Eti cin yedim, "kahve var, ister misin?" dediler. Neden "he,she,it" dedim, "çünkü öyle" dediler.
Garip olan bendim.
Ne var ki -ne güzel ki- bunun düzeltilmesi gereken bir hata olduğunu düşünmüyorum artık. İnsanın kendini düzeltmeye çalışması ne kadar yorucuymuş uzun yıllarca öğrendim. Şükür ki öğrenebildim.
Ve gereksiz bir yoruculuk aslında. Özgün olan milyarlarca canlının kendini bir yerlere, birilerine, bir fikre... adaması ve ona göre kendini şekillendirmeye çalışması bana artık dünyanın en saçma işlerinden biri gibi geliyor.
Nereye kadar böyle devam edebilirim bilmiyorum.
Dahası bir topluluğa ait olmanın verdiği iç huzurunu ve rahatlığı da biliyorken buna daha ne kadar karşı koyabilirim, onu da bilmiyorum.
Elde üç beş yıl dahi olsa gittiği yere kadar gideceğim sadece.
Dayanabildiğim yere kadar.
Ondan sonra yeni çareler düşünürüm.
Bu derece geniş olabilmek çok zamanımı aldı.
Lakin şimdi bunun tadını çıkarmanın vaktidir.
Biliyorum ki bir gün o gönülsüz hayata karışmak için büyük bir baskıyla karşılaşacağım. İnsanlar bilmedikleri hayatlardan korkuyorlar çünkü. Tüm zahmetleri tanımak üstüne değil, kendilerine benzetmek üstüne kurulu olduğundan.
Daha şimdiden selam vermeyişim kuralı yüzünden bana küsen, 850 gramlık etten bir kilo parası alıp aklınca beni deneyen, tek işi bütün gün oturup mahalle karısı gibi dedikodu yaptığı halde yüzüme bakıp tek kelime edemeyen insanların fitil bakışlarını üzerimde hissedebiliyorum.
Koyun kelimesi az kalır.
Koyunların toynağına varana her şeyinden yararlanılır. Bunların tükettiği oksijenden dünyaya zarar var.
Bilmiyorlar.
O kadar küçük bir dünyadalar ki bilmiyorlar.
Bu kadarı onlara yetiyor.
İşte benim aklım bunu anlamıyor. Bu konuda safım.
Büyük bir şehirde yaşama isteğimin en görünür sebebi yaşamın çeşitliliği olabilir mi?
Ya da farklılıkların sayılamayacak kadar çok olması?
Sanırım gizlenmenin daha kolay olması?
Bu.
Farkındalık yaratamıyorsan seni farkedemeyecekleri bir yerde yaşa... mottosu beni kurtarabilecek tek şey artık.
Bundan daha azı bu saatten sonra beni mutlu etmeyecektir.
İnsan bile bile kendini gizler mi halbuki?
Yazabildiğim halde "ben ısmarlama yazı yazamam hocam" deyip kaç kere yerel yayınlarda köşe çıkartmayı geri çevirmek... İstemli bir şekilde tiyatroları belli bir seviyenin üstünde güzelleştirmemek... Toplantılara geçerli bahaneler yaratıp katılmamak... Konuşmalarda aklıma ardınca gelen dört cümlenin en basitini söylemek... "Dalmışsın hocam, neyi düşünüyorsun?" diye soran öğretmenime "Ha, bizim şu şu öğrenci ahu kelimesinin eş anlamlısını sordu, onu düşünüyordum..." demek (halbu ki o sıra Galaktik Federasyondaki kültürel sorunlar dolayısıyla çıkan çatışmaları ve teknolojide ilerlemiş Jian Üçlüleri'nin diğer ırklara elçilikler açma projesini, böylece sağlanacak yeni düzeni düşünüyordum)...
Biliyorum ki içinde yaşadığım dünya çoğu insan için anlaşılmaz ve hatta gereksiz. Kırıcı olmamaya gösterdikleri özenden dolayı anlarmış gibi yaptıkları zamanlar dışında gerçekten öküzün trene baktığı gibi bakıyorlar bana. Ben de buna dayanamıyorum. Sen sağ ben selamet, herkes kendi yoluna anlayışımın temelinde bu yatıyor.
İhtimaller dışı düşünmek konusunda yetersiz bir kalabalığın ortasındayım.
Dalgınlık genel huyum olduğu ve birçokları da bunu bildikleri halde neden hala ısrarla "neyin var hocam?" sorusunu yönelttiklerini anlayamıyorum.
Bu, kelime sarfiyatı ve kalori harcanmasından başka bir halt değil.
"Düşünüyorum" diye kestirip attığımda suratlarında oluşan "biz düşünmüyor muyuz amına koyim!" bakışını görmek ise paha biçilemez...
"yeni hayatlar, yeni kültürler, dünyalar yaratıyorum" desem bu sefer biliyorum ki "haşa, yaratmak allaha mahsustur!" bakışıyla bakacaklar ve olabildiğince sığ kalacaklar.
Bilmiyorlar ki ben onlara saygımdan "düşünüyorum" diyorum. Yoksa ben bilmez miyim sizin dünyanızı tersine çevirmeyi...
İşin komik kısmı da burada başlıyor:
Neden dünyası tersine çevrilen ben olmak zorundayım?
Yeterince "siz" olamadığım için mi?
Ya da "biz" olmanın hikmetini elimin tersiyle ittiğim içindir bana reva görülen bu ceza.
e) hepsi.
Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::